Bulgaristan'da birkaç gün

Komünist rejim dağıldıktan sonra toplum rehavet içine düşmüş, kapitalizmin hain mantığı insan ruhunu perişan etmişti. Din duygusunu komünizm yok etti, ahlâkı da kapitalizm yedi. Böylece ne olduğu belli olmayan ideallerini yemiş, yok etmiş bir toplum ortaya çıkarılmıştı. Bulgar toplumu bu manada tehlikeli bir mecrada sürükleniyordu.

İstanbul'dan çıktığımızda henüz kar yağmıyordu ama soğuk ve fırtına hayatı menfi manada sıkıntıya sokacak seviyede etkiliydi. Kar ile, Tekirdağ'ı geçtikten sonra karşılaştık. Bir yandan soğuk, bir yandan fırtına bir yandan da kar bize zor anlar yaşattı. Kapıkule'de akşam namazını kılmak için mola verdiğimizde fırtına dinmiş kar durmuştu. Ama soğuk alabildiğine fazlaydı. Yatsı namazının ardından molayı bitirdik ve yola koyulduk.

Bulgaristan'a giriş

Pasaport kontrolleri tamamlandıktan sonra Bulgaristan'a giriş yaptık. Bu arada fırtınaya benzer bir rüzgâr başladı. İnce kepek tarzında yağan kar yere düşmeden kristalleşiyor, aracın far ışığında yaldız gibi parlıyordu. Arada sırada geçen araçlar yoldaki billurlaşmış kar tanelerini savuruyor, anaforlar oluşturuyordu.

Gece yarısını biraz geçiyordu ki Sofya'ya ulaştık. Bu arada yolculuğumuza hangi güzergâhtan devam etmemiz gerektiği üzerinde biraz mütalaa yaptık. Sırbistan üzerinden gitmeye karar verince o yöne yöneldik. Önümüzde yaklaşık 90 km yol vardı. Saat 4 sıralarında Sırbistan gümrüğüne geldik. Sırp polisine pasaportlarımızı uzattık. Bayan memur uzun incelemeler ardından vizemiz olmadığı gerekçesiyle Sırbistan'a girmemize izin vermediler. Transit vize talebimiz reddedilince geri dönmek zorunda kaldık. Sabah altı sularında Sofya'ya vardık. Yol boyunda yatacak bir yer aradık. Bir kenarda biraz uyumaya çalıştık ama olmadı. Yola Makedonya üzerinden devam etmeye karar verdik. Hareketimizden kısa bir zaman geçmişti ki aracımız arıza yaptı. Yolda kaldık.

Dışarısı çok soğuktu. Eksi on civarında bir soğuk olduğunu daha sonra bindiğimiz taksinin kokpit ekranında gördüm. Hava yeni ışımaya başlıyordu. Araç trafiği yeterince vardı. Geçen araçlara el salladık ama aldıran olmadı. Bu arada nereden nasıl yardım alabileceğimiz üzerinde mütalaa yaparken önümüzde bir taksi durdu. Bize el işaretiyle bir ihtiyacımız olup olmadığını sordu. Biz de evet manasına gelen bir takım işaretler yaptık. Taksici daha sonra bir yerlere telefon etti. Sonra telefonunu bize uzattı. Karşıdan gelen ses Türkçe konuşuyordu. Sevindik. Bize beklememizi, bir çekici ile oraya geleceğini, biraz beklememiz gerektiğini söyledi. Yapacak bir şeyimiz yoktu. Mecbur çekicinin gelmesini bekleyecektir.

Bir saat dolmadan çekici geldi. Aracımızı çekiciye yükledik. 10 km kadar uzakta bir servisin olduğunu ve oraya doğru gideceklerini söylediler. Biz, bizi bekleyen taksiye bindik ve çekicinin ardından takip etmeye başladık.

Çekici bizi dış görünümü ciddi olan bir servise götürdü. Aracımızı hemen içeri aldılar. Bize de oturup istirahat edebileceğimiz bir yer gösterdiler. Biz onların gösterdikleri yere çıktık. Sonra aracın içindeki kumanyalarımızı getirerek kahvaltımızı yaptık. Kendimize geldikten sonra aracın durumunu servis görevlilerinden öğrenmek üzere aşağı indik. Bulgaristan'ın Kırcaali bölgesinden Hüsnü isimli Türk bize yardımcı oluyordu. Servis görevlileri ile görüşüyor ve bize araç hakkında bilgi getiriyordu. Ama her geldiğinde bize olumsuz haber getiriyor ve moralimizi bozuyordu. Cumartesi günü ikindi vaktine kadar aracımız yapılamadı. Sonunda hafta sonu tatili sebebiyle pazartesi gününe kadar burada kalmak zorunda olacağımız bize söylendi. Akşam yaklaştığı ve yeni bir servise aracımızı getirebilme imkânı da olmadığından kalmaya karar verdik. Hemen sigortayı aradık. Sigorta kısa bir süre sonra bize döndü ve bizim adımıza bir otel bulduğunu ve otelden yer ayırttıklarını üç gün burada problemsiz bir şekilde kalabileceğimizi bize bildirdiler ve bizi alıp otele götürmek üzere bir araç görevlendirildiğini söylediler. Bir müddet sonra bizi otele getirecek olan araç geldi ve biz o araçla birlikte kalacağımız otele gittik. Resepsiyonda işimiz fazla uzun sürmedi. Bizim için üç oda ayrılmıştı. Ben Ali ile beraber kalacağım. Diğerleri de kendilerine göre odaları taksim ettiler.
Pernik'te bir pazar yeri

Pazar görünümündeki yerde dikkate değer bir tezgâh yoktu. Biraz otomobil parçası ile ilgili malzemeler biraz da eldiven, bere gibi soğuktan koruyan konfeksiyon ürünleri... Onlarda da kalite olmayan harcı âlem mallar. Demek ki halk bunlarla tatmin olabiliyor. Soğuğa daha fazla dayanamayacağımızı anlayınca otelimize dönmeye karar verdik. Otele dönüşümüzde de birden şaşırdım. Çünkü otel lobisi dolmuştu. Bütün koltukları gençler doldurmuştu. İki gündür boş olan otel lobisi lebalep dolmuş koltuklarda oturacak boş yer kalmamıştı. Müzik sesine gençlerin haykırışları karışıyor, sigara dumanından göz gözü görmüyordu. Bizler de dış kapıya yakın bir yerde kendimize ancak biryer bulabildik ve koltuklarımıza iliştik. Komünist rejim dönemindeki toplum yapısını bilmiyorum ama bu akşam gördüklerimin beni hayli şaşırttığını itiraf etmeliyim. Zira gençlerde ahlak anlayışı tamamen bitmiş hayvani ve şehevi duygular her yönüyle ön plana çıkmıştı. Herhangi bir otel lobisinde bu derece açık ve aleni davranabilen insan olmaktan çıkar, hayvandan da aşağı bir toplum şekline dönüşür. Hangi toplum olursa olsun bu şekle dönüşürse yok olmaya mahkûm olur demektir. Emperyalist güçler düzenlerini devam ettirebilmek için öncelikle göz diktikleri toplumun manevi değerlerini yok ediyorlar. Hedefi, ideali olmayan toplumları yutmak, yönlendirmek, sömürmek kolaylaşıyor. İşte Bulgar toplumunda bunun işaretlerini gördüm diyebilirim.

Biz lobideki yerimizden kalkmaya niyet ettiğimiz sırada Kırcaalili Hüsnü bir arkadaşıyla geldi. Biraz sohbet ettik. Çay kahve içtik. Bulgaristan üzerine lafladık. Ekonomik yapı konusunda yorumlar yaptık. Hüsnü bir ara eski günler daha iyi idi. Şimdi her şey bir birine karışmış gibi laflar etti. Hüsnü ve arkadaşı saat on bire doğru ayrıldılar. Biz de katımıza çıktık, odamıza çekildik ve yattık.

Sabah kahvaltısını saat dokuz sıralarında yaptık. Kırcaalili Hüsnü'yü bekledik. Gelince aracımızın yanına gitmeye karar verdik. Çok geçmeden Kırcaalili Hüsnü kendi aracıyla geldi. Bizi aracımızın bulunduğu servise götürdü. Servis yetkilileri ile yaptığımız görüşmeler bizi ümitlendirmemişti. Bunun üzerine ADAC yetkilileri ile görüştük. Bugün de sonuç alınmaz ise uçak ile yolumuza devam etmede mutabakata vardık. Bizim bu kararlılığımızı gören servis yetkilileri telaşa kapıldılar. İşin önemini kavradılar. Ama yine de önümüzde birkaç saat sürecek bir zaman vardı. Bunun üzerine hem zaman geçirmek hem de yolda yiyecek ihtiyacını karşılamak üzere bir markete gitmeye karar verdik. Alman Kaufhofun'un Bulgaristan versiyonu olan mağazaya gitti. Bizdeki marketlerden farkları yoktu. Alış verişimizi halledip servise geri döndük. Bu arada harap ama oldukça büyük bir bina gözüme çarptı. Binanın ne olduğunu sorduğumda bana buranın bir fabrika olduğu ve Balkanların en büyük döküm fabrikası iken kapandığını bir başka yere taşındığını söylediler. Ben sadece binayı resimlemekle yetindim.

Saat iki buçuk sıralarında aracımızın bitmekte olduğu müjdesini verdiler. Biraz daha bekledik. Saat üç sıralarında aracımızın tamiri tamamlandı ve bize teslim edildi. Direksiyona ben geçtim. Ayağımda ağrının devam etmesine rağmen aracı ben kullanmak istiyordum. Öyle de oldu. Pernik'ten Makedonya sınırına doğru hareket ettik. Hedefimiz sınıra yakın Klusendil şehrine gitmekti. Oradan Mekadonya'ya geçecektik.
Klusendil

Klusendil küçük bir şehir. Sanıyorum yirmi otuz bin civarında bir nüfusa sahip. Şehri, boydan boya geçen bir caddede giderken birden tarihin derinliklerinden günümüze uzanan bir yapı ile burun buruna geldik. Hemen hepimizde bir heyecan oluştu, göz bebeklerimiz parladı. Yine hepimizin ağzından "cami" "işte orada" sözleri döküldü. Evet önümüzde bir cami duruyordu. Minaresiyle kubbesiyle bir cami. Ecdadımızın tarihe atılmış imzası. Bir anda aklımdan neler geçti neler. Ecdadımızın buralarda yaşadıkları, adalet dağıttıkları zamanlar, Balkan Savaşları... Sonunda inanca yapılan baskılar, zulümler, asimilasyon hareketleri, soykırımlar...

Sevincimiz hayrete, hayretimiz şaşkınlığa dönüştü bir zaman sonra. Çok değil, aradan bir asır geçmişti. Bir asır içinde bir kültür nasıl yok edildi, tarumar edildi. Anlamak hem zordu, hem kolay. Kendi ülkemde bile inançlı insanlara reva görülen halleri düşündükçe burada olanları hor görmek... Ancak altı yüz yıl dünyaya medeniyet, ahlak, adalet öğretmiş bir millet olarak bizler, insanların inanç yapılarına saygısızlık yapmadık. Aksine onlara hayal bile edemeyecekleri hoş görü ve tolerans gösterdik. Düşünsenize Kuzguncuk'ta yani İstanbulumuzun Üsküdar'ının Kuzguncuk semtinin merkezinde bir cami ve bir kilise yan yanadır. Onları ayıran sadece bir duvardır. Buna benzer örnekler ülkemizin her yerinde görülebilir. Ama Edirne'yi öteye geçince olayın şekli ve boyutu değişiyor demek ki.

Klusendil'de fazla kalmadık. Bir an önce Makedonya'ya geçmek istiyorduk. Öyle de yaptık. Türkçesi Karadağ olan dağa tırmanmaya başladık. Dar ve keskin virajlarla dolu yolda ikinci vites bazen birinci vites çıkmaya başladık. Doruğa doğru yükseldikçe kar yağışı yavaştan başladı. Bir saate yakın bir zaman içinde zirveye ulaştık. Tepeye ulaştığımız noktada da Bulgar sınır görevlileri vardı. Pasaportlara çıkış mührünü vurdular. Yürüdük. Makedonya sınır görevlileri görünürde yoktu. Tam on kilometre gittikten sonra Makedonya gümrüğüne vardık. İşlem uzun sürmedi. Ama beş euro para aldılar. Bir de makbuz verdiler. Makbuzda aracımızın ilaçlandığından söz ediyordu. Ya da ben öyle anlamıştım. Önemli değildi, altı üstü beş euro...

Hava kararmış olmasına rağmen Makedonya'ya girişimizden beri içimde bir sıcaklık hissetmeye başlamıştım. Bulgaristan'ın kasvetli yapısı yerini basit bir sevgiye bırakmıştı. Kar yağışı devam ediyordu ve zaman zaman hızımızı bir hayli düşürmek zorunda kalıyorduk. Makedonya'da yolumuz fazla değildi. Tahminimize göre iki üç saatte Kosova'ya varabileceğimizi düşünüyorduk. Yol bu, yolculuk bu. Geleceği Allah bilir, yorum yapmamız da gerekmiyor. Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler.

Din duygusunu komünizm yok etti

Oda anahtarımızı alıp hemen katımıza çıktık. Odamıza girdik. Ben ayakkabılarımı çıkardığımı ve yatağa şöyle bir uzandığımı hatırlıyorum o kadar. Birkaç saat uyumuşum. Ali'nin horlama sesiyle uyandım. Akşam namazı vakti neredeyse geçiyordu. Namazı kılıp diğer odadakileri de çağırdım. Ardından elimizde kalan son kumanyamızı da çıkarıp yedik. Yemeğin ardından yatsı namazını kılıp yine yattık.

Sabah namazını altı buçuk sıralarında kıldım. Biraz televizyona baktım. O sırada yine uyuya kalmışım. Uyandığımda saat dokuza geliyordu. İyice dinlendiğimi hissediyordum. Traş olup elbiselerimi değiştirdim. Lobiye indim. Benim ardımdan diğerleri de yavaş yavaş indiler. Hemen kahvaltı yapmak üzere lokanta kısmına geçtik. Garson ile anlaşmakta bir hayli zorlandık. Zira garson Bulgarcadan başka bir dil bilmiyordu. Zor şer derdimizi anlattık. Mükellef bir kahvaltı yaptık ve 18 lava ödedik. Bulgar lavası ile Türk Lirası arasında fark yoktu. Demek beş kişi 18 liraya karın doyurmuştuk. Bu da ülkemize göre kıyaslanamayacak kadar ucuzluğu ifade ediyordu.

Lokantadan çıkıp otel lobisine geçtik. Lobi Pazar günü olmasına rağmen bir hayli tenha idi. Bir ara gözüme resepsiyonda dikilen 40 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir adam ilişti. Tipi Türke benziyordu. Bir yandan kendi konuşmalarımıza katılıyor bir yandan da o adamı izliyordum. Adam resepsiyondaki işini bitirince bizim masamıza doğru yöneldi. Selam verip elini uzattı ve hoş geldiniz dedi. Zevk ve mutlulukla bana uzanan eli tuttum. Kendimi tanıttım ve yanımıza buyur ettim. O da Ali'nin yanındaki boş yere oturdu. Kısa bir sohbetten sonra müsaade istedi. Yeniden görüşme dileğiyle yanımızdan ayrıldı. Kendisi mühendismiş. Burada bir Türk firmasında çalışıyormuş. Yarıyıl tatili sebebiyle çocuklarını Türkiye'den yanına aldırmış. Hanımı ve çocukları şantiyede kalamayacakları için otelden yer ayırmaya gelmiş. Sonradan birkaç kere daha karşılaştığımız bu arkadaşın dindar biri olduğunu görünce daha da mutlu olduk.

Bulgaristan'da aracımızın arızalanması sebebiyle mecburi ikametimizin ikinci günü yani Pazar günü otel ve çevresinde sessizlik devam ediyordu. Çevrede hareketlilik alabildiğine azdı. Hâlbuki etraftaki tabelalardan anlayabildiğimiz kadarıyla hareketli bir yer olması gerekirken ortalıktaki ciddi sessizlik beni şaşırtmıyor değildi hani. Öğleden sonra otelden çıkıp dolaşmaya karar verdik. Çok soğuk vardı. Eksi ona yakın soğuğa aldırmadan dışarı çıktık. Meğer kaldığımız otel, şehrin en merkezi yerinde bulunuyormuş. Ama çevredeki sessizlik alabildiğine devam ediyordu.

Şöyle kısa bir dolaşmadan sonra otele geri döndük. Lobide vakit geçirmeden lokantaya girdik. Akşam yemeğini yemek üzere yerimizi aldık. Yine zor şartlarda garsona siparişimizi verdik. Biraz bekledik. Yemeğimiz geldi, yedik. Buralarda yediklerimize dikkat etmemiz gerektiğini yazmamıza gerek yok elbette ama yine de söyleyeyim. Balık ve salata yedik. Yanında peynir zeytin gibi şeyler... Lobiye geçtiğimizde saat dokuza geliyordu. Biraz oturduk, çay içtik. Buranın çayları da bir başka. Kara çay diyoruz ama başka türlü bir kara çay geliyor. Fakat yapacak bir şeyimiz yok. Zira sudan sonra içebileceğimiz en uygun içecek bu. Gece sakin geçti. Sabah erken kahvaltı için lokantaya indik. Mutat kahvaltımızı yapıp lobiye geçtik. Bu arada Kırcaalili Hüsnü de gelmişti. Yanında bir arkadaşı vardı. O da Türkiyeli idi. Sanıyorum doğudan bir yerden gelmiş, otoyol inşaatında operatör olarak çalışıyormuş. Onlardan aldığımız bilgiye göre, işe başladıklarında şantiyede 1500 kadar Türk işçisi varmış. Ancak Bulgar hükümeti Türk işçisi sayısının çok fazla olduğunu söylemişler ve Bulgar işçi çalıştırılmasını istemişler. Bu yüzden Türk işçi sayısı iki yüze kadar azaltılmış, yerine Bulgar işçiler alınmış. Ancak Bulgar işçilerinden verim almak çok zormuş. Hele başında beklemiyorsan Bulgar işçisinin çalışması hayal olurmuş. Muhtemelen gerçek olabilir. Zira komünist rejim sırasında mecburen çalışıyorlardı. Komünist rejim dağıldıktan sonra toplum rehavet içine düşmüş, kapitalizmin hain mantığı insan ruhunu perişan etmişti. Din duygusunu komünizm yok etti, ahlâkı da kapitalizm yedi. Böylece ne olduğu belli olmayan ideallerini yemiş, yok etmiş bir toplum ortaya çıkarılmıştı. Bulgar toplumu bu manada tehlikeli bir mecrada sürükleniyordu. Çalışmayan, çalışmamasına rağmen inadına tüketen bir toplum yapısına sürükleniyordu. Neyse...

Servis ile aramızda irtibatı sağlayan Kırcaalili Hüsnü yine kötü bir haber ile geldi. Aracımız bu gün de yapılamayacaktı. Yarın belki diyorlardı. Bunun üzerine sigortayı aradık. Sigorta bize uçak biletlerimizi ayarladı. Eğer yarın sabaha kadar aracımız tamir olmaz ise sigorta bizi uçak ile Almanya'ya getirecekti. Görüşmeler tamamlandı. Bu haberi alınca biraz rahatladık. Ama planlarımız alt üst olacaktı. Otel lobisinde biraz daha zaman harcadık. Saat ikiye doğru geliyordu. Dışarı çıkıp biraz dolaşmak istedik. Bir saatliğine de olsa çıktık. Otelin hemen batı yönünde tahmini iki yüz metre uzaklıkta pazara benzer bir yer olduğunu gördük. Tezgâhlar kuruluydu. Oraya yöneldik. Tatlı bir güneş de vardı. Gölgeye geçtiğimiz zaman soğuk yakıyordu. Güneşe çıktığımızda ise munis bir sıcaklık yüzümüzü okşuyordu.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul><img> <ol> <li> <dl> <dt> <img> <b> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Son yorumlar